14/4/2007 - SeNi .. SeÇTiM...

Rayların vagonlara değerken çıkardığı ses büyüyor, büyüyordu. Rüyada gibiydim. Bir yandan trendeki insan sesi, bir yandan dudaklarımda bir an hissettiğim kadın nefesi. Duygularım karmaşıktı. O gördüğüm sen miydin, yanındaki o mu ? Tüm bu sorular beni içten içe kemiriyor, 23 yıl öncesine, İzmir'de bir yaz sonuna götürüyordu.
 Rüzgarda uçuşan eteklerini hatırladım önce, sonra gitgide tizleşen kahkahanı. Ömer, çocukluk arkadaşım, uzun süredir gelmemi istediği evlerine çağırmıştı beni, ilerde yaşanacaklardan habersiz. O gün karşılaştığım sıcaklık hayatımın hiç bir evresinde yaşamadığım duygular yaşatmıştı bana. Babasızlığın eksikliğini ilk o zaman anladım. O aile, o yaşantı, o lüks.. Belki aşık olduğum onlardı, ama nasıl fark edebilirdim ki. Hayat karmaşıktı, farksız insanların farklı hayatlar yaşamasını fark edecek kadar zeki değildim. O gün hayatımın cenneti ve cehennemiyle karşılaşacağımı nereden bilebilirdim ..
 Ben bunları düşünürken birden düdük çaldı. Makinistin sabırsızolduğubelliydi. Kompartımana 40-45 yaşlarında bir bayan bindi, yanıma oturdu.. Bayanın gizliden gömleğinin içinden havaya karışanlavanta kokusu beni yine geçmişe götürmüştü. Bu kokuyu nasıl unutabilirdim ki ..?
 Yatılıdayken Ömer ve ben çok iyi arkadaştık;Yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmez, hafta sonları onların evine giderdik. Evleri güzel fakat soğuk bir binaydı. Ne zaman gelirsem geleyim temiz, tertipli olurdu. Ayşe bacı bizi pencerede görür görmez çayı demler, o pek sevdiğimiz kedi dili bisküvilerini tabaklara dizerdi. Ama Ömer'lerin evine beni bağlayan bambaşka bir şey, kuzeni, Hayal'di ..
Hayal, uzun boyu, çelimsiz fakat zarif vücuduyla, tıpkı bi Fransız kadınını anımsatırdı. Ömer'in teyzesinin kızı olurdu, benden de 2 yas büyüktü. O eve her gelişimde Hayal' i annesi Nedime hanımın başucunda, nakış işlerken bulurdum. Her görüşümde yüreğimdeki boşluk azalmaya, hayatım boyunca sahip olmayı düşlediğim hayallerse artmaya devam edecekti. Ömer de benim bu sevdamı öteden beri biliyor, fakat kuzeninin üstümdeki cazibesine engel olamıyordu. Ve bizi bir araya getirmek, en azından arkadaş olmamızı sağlamak, tek amacı olmuştu.
Okula döndüğümde onun düşüyle yaşardım, ya da yaşayamazdım ikisi de aynıydı ne de olsa.. Nihayetinde ağabeyimin İzmir'e taşınmasıyla Ömer'lerin evine gitmekten de, Hayal' i görmekten de kurtulmuştum. Ağabeyim Hayal' e olan hislerimi bilmiyordu, ona söylemeye hem çekiniyor, hem de içten içe bir istek duyuyordum. Fakat kararlıydım söylemeyecektim. Kimsenin bilmemesi belki onu unutmama yardımcı olurdu. Ama hayır aslında asıl istediğim unutmak değildi, onunla evlenmek istiyordum. Fakat gerçeklerle yüzleştiğimde bunun da tıpkı onun gibi hayalden öteye geçemeyeceğini, boş ümitlerle sonu olmayan yollara çıkılamayacağını gördüm. Hepsi birer hayaldi..
 2 yıl geçmişti, okulda son ayımız, Ömer'le arkadaşlığımız hala devam ediyordu. Hatta bir gün onu ağabeyimin evine bile davet etmiştim. O gün Ömer çok sevineceğimi düşünerek Hayal'i de yanında getirmişti. Onu gördüğümde sanki kalbim durmuş, ellerim buz kesmişti. Özlemişim hem de nasıl..Uzun zamandır görüşmemiştik. Yüzünü unutmuşum.. Her şeye rağmen o essiz kokuyu tabii ki unutamazdım. Etkileyici olmak için sürdüğü belli olan, yoğun lavanta havaya onda asla hissedilmeyen bir cesaretle dağılıyordu. Sızlarken kalbimde sevgim, hep o kokuyu düşünerek uyumaya çalışmamış mıydım günlerce ne de olsa ? Geceleri özleminden hep rüyamda görmeyi umduğum o saflık değil miydi beni aşık eden Hayal'e. O nakış işleyen eşsiz zarif eller, konuşurken arada bir tonlaşan, kısılıp kalınlaşan kemansı ses, gülerken yanağında beliren o minik gamzenin getirdiği gizem.. Bunlar nasıl unutulabilirdi ki ..! Fakat o gün karşımda hiç tanımadığım bir hayal vardı sanki ..: Kahkahaları, rahatlığı, şımarıklığı hiç tanımadığım harikulade bir varlığın diğer gizemleriyle doluydu içten içe. Ağabeyimle anlaşmış gibiydiler. Muhabbet derindi. Ömer ve benle pek ilgilenmiyorlar, kitaplardan, sergilerden bahsediyorlar, daha önce adını hiç duymadığım kelimeleri büyük bir özenle kurdukları cümlelerde iltifat yerine kullanıyorlardı. Hayal kırıklığı mıydı o an yaşadığım, yoksa şaşkınlık mı ? Amaç neydi ? Sonuç ne ? Karmaşık yüzlerini görmüştüm hayatın. Belki farkındaydım, ya da farkında olmamak için çaba harcadım. Ağabeyimin yüzündeki mutluluk ifadesi, o an gelecekle ilgili işaretleri veriyordu sanki. Ama yakıştıramamak kötü bir kardeşe .. Ömer duyduğu pişmanlığı kızarmış yüzünün altında kendince gizlemeye çalışıyor, Hayal ise başından beri hiç fark etmediğini sandığım hislerimi fark etmemeye devam ediyordu. O gün, dakikalar hayatım boyunca hiç unutamayacağım izleri beynime kazımış, parça parça olmuş kalbime son darbesini vurmuştu. Hayal'di, hayal olup gitti..
 Yıl sonu geldi, okul bitmişti. Ağabeyim çalışmak için geldiği İzmir'de işi büyütmüştü. Büyüktü artık, çok büyüktü. Sık sık alay eder, beni küçümser olmuştu. Küçüklüğümden beri anlaşamazdık zaten. Konuşmuyorduk. Ara sıra o, eline almak istediği mesleğinden, bir de bana açıkça hiç anlatmadığı sevgilisinden bahseder olmuştu. Ben işsizdim, bomboş ..
 Aylar, yıllar derken askerliğim gelmişti. Gitmeliydim artık .. Hem bu ev, hem bu kırık kalp, hem bu yalnızlık, ayırmıştı beni zaten .. Zaman dolmuştu, hayata atılma vakti .. "Üzüntüye yer yok içimde" dedim, ve gittim. Askerlik güzeldi, biraz sıkıcı, ama heyecanlı .. Ta ki o güne kadar!
 Ağabeyimden mektup gelmişti. Korktum, bana değer vermezdi, anama bir şey oldu sandım, daha mı kötüsü desem .. Evlendiğini yazmış, gülüm yazmış Hayal için, küçüldüm .. İçimden ne sıfatlar geçerdi onu tanımlamak için tanımlayamazdım. O, bir "gülüm" yazmış, yeter miydi ? Fotoğraf yollamış bir de .. O hayatım boyunca hep göğsümde taşıyacağım bir kısmı kesik resim bu olacaktı ilerde .. Nedense pek üzülmedim, farkında mıydım ne ? Gelinlik yakışmış dedim .. Hiçbir zaman açamadığım kalbimi acaba açmalı mıydım diye düşündüm. Fakat artık her şey için geçti. Onu severken kaybetmiş, kaybederken ölmüş biriydim. Gerçek son buydu işte ..
 Trenin gürleyen sesi fısıltı gibi ürpertiyordu kulaklarımı, bu rüyadan uyanmak, geçmişi unutmak istiyordum artık. Vazgeçmeliydim .. Oğlumun sesiyle irkildim önce, beni kurtarmıştı. Uzun bir süredir uyandırmak için uğraştığı belliydi. Sıkıntıdan dopdonuk kesilmiş gözleri, şaşkın bi sevinçle bakıyordu yüzüme ..
 O gün İzmir'e ağabeyimin Hayal'le evlenip Ankara'ya yerleştikten sonra bana bıraktığı eve gittik. Karım elinde mektup beni bekliyordu. Her şeyi biliyordu. Mektubu verdi, oğlumu alıp küçük odaya gitti. İntiharımı çoktan kabullenmiş gibiydi. Okudum; gözümdeki bir damla yaş kağıda aktı; Hayal'in "SENİ HEP SEVMİŞTİM !" yazısını ıslatmıştı. Şaşırtıcı değil mi ? Benden bekleneni yapmadım, bana olan sevgisi uğruna ölmemi göze alan bir eşi terk edemezdim. Kağıdı çakmağımla yaktım. Artık yaşamak için de, ölmek için de çok geçti. Hayat özlemlerimle, tutkularımla geçip gidecekti. Odaya gittiğimde Ceyda'yı uyur buldum. Uyandırdığımda ürktü, vedalaştığımı sandı." Seni seçtim" dedim. Ne onu, ne ölmeyi, ne de yalnızlığı .. Seni seçtim" dedim. "Seni seçtim" ..
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/4/2007 - BiR....DoSTLuK....HiKaYeSi...
 
|
|
|

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi. Diğer alemde bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.Adam çok susamıştı, biraz su bulabilmek ümüdiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçekler,süsler içerisinde bir bahçe, altından yapılmış bir saray kapısı ve onları karşılayan beyazlar içerisinde bir melek. Adam köpeği ile birlikte meleğe yaklaştı ve sordu. "Burası neresi?" Melek gülümseyerek ; "Burası Cennet" dedi. Adam bunun üzerine sevinçle "Harika!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz? Melek; "Tabi" dedi "İçeri girin, içeride dilediğiniz kadar su içebilirsiniz." Adam köpeğine seslenerek "Haydi, gidiyoruz" dedi fakat melek "Hayvanlar buraya giremez" diyerek köpeğin içeriye girmesine engel oldu. Adam, susuzluktan bitap düşen köpeğine kıyamadı. Onu dışarıda bu halde bırakıp cennete giremezdi, asıl bu günahtı. Ve adam geldikleri yönün tam tersi istikamete doğru köpeği ile birlikte yürümeye devam etti.
  
Bir süre sonra kendilerini bu kez tozlu, çamurlu bir yolda buldular. Yolun sonuna geldiklerinde, çiftlik girişini andıran bir kapıyla karşılaştılar. Yırtık, pırtık elbiseli bir dede çıktı karşılarına. Adam sordu; "Bana biraz su verebilir misiniz?" Dede "içeri gel" dedi. "Şurada, sag tarafta bir çeşme var" Adam "Peki bu hayvancağızı da içeriye sokabilir miyim? o da çok susadı..." Dede "Tabi"dedi. "Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın." Adam köpeği ile birlikte kapıdan içeriye girip biraz ötedeki çeşmeden doya doya suyunu içti. Köpek de oracıkta bulunan kaseden doya doya suyunu içerek, susuzluğunu giderdi. Sonra adam geri dönerek, girişte bekleyen dedeye sordu; "Suya doyduk. Allah razı olsun. Peki ama burası neresi?" Dede "Burası cennet" dedi. Adam iyice şaşırmıştı. "Ama nasıl olur?! az önce burası gibi kırık, dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve kapıdaki melek oranın cennet olduğunu söyledi... Dede; "Şu rengarenk çiçeklerle süslü, altın kapılı yer mi?" dedi. "Orası cehennem" Adam iyice şaşırmıştı. "Peki ama oradakiler buranın adını kullanarak insanları kandırıyorlar diye hiç kızmıyor musunuz?" Dede gülümseyerek yanıt verdi; "Kızmıyoruz. Çünkü onlar, kendi çıkarları için arkadaşını, başka canları yarı yolda bırakanları cenetten uzak tutuyorlar."
  
Dostlarınızı yarı yolda bırakmayın. Sadece insanları değil, hayvanları da sevmek, korumak, kollamak bir insanlık görevi, dostluk örneğidir.
 
Bir dostun! üzüntüsüne herkes sempati duyabilir, bu çok kolaydır. Bir dostun başarısına sempati duyabilmek ise çok sağlam bir karakter gerektirir.
  
DOSTLARINIZA DOSTLUĞUNUZU HİSSETTİRİN.

| |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/10/2006 - SeVGi KaŞıKLaRı.....

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasinda ne fark vardir?" "Bakin göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanlari çaðirarak onlara bir sofra hazirlamiş. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sicak çorbalar gelmiş ve arkasindan da, derviş kaşiklari denilen bir metre boyunda kaşiklar. Ermiş "Bu kaşiklarin ucundan tutup şöyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmisler. Fakat o da ne? Kaşiklar uzun geldiðinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar aðizlarina. En sonunda bakmişlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmişlar sofradan. Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çaðiralim yemeðe." Yüzleri aydinlik, gözleri sevgi ile gülümseyen işikli insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince her biri uzun boylu kaşiðini çorbaya daldirip, sonra karşisindaki kardeşine uzatarak içmisler çorbalarini. Böylece her biri diðerini doyurmuş ve şükrederek kalkmişlar sofradan."Işte" demiş ermiş: "Kim ki hayat sofrasinda yalniz kendini görür ve doymayi düşünürse o aç kalacaktir. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafindan doyurulacaktir. Şüphesiz şunu da unutmayin; hayat pazarinda alan deðil veren kazançlidir herzaman..
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/9/2006 - UcUrUm......

Bir gün, yagiz bir delikanli aski merak etmis, o güne dek hep yabanci oldugu o duyguyu yasamasi gerektigini, dünya üzerinde bir esinin olmasi gerektigini, onu buldugunda ona asik olacagini ve bu inanilmaz duyguyu yasayacagini düsünmüs. O güne dek hiç böyle birisi olmamis hayatinda, kimse onun yüregine bir kivilcim düsürememis. Kendini zorlamis, o güzel dedikleri, kendisine hayranlikla bakan o kizlari sevememis. Bulamamis çevresinde böyle biri, kimseye bir sey hissedememis.
Ve bu dert içinde öyle büyümüs ki, sehir sehir dolasip çarsilarda, en kalabalik mekanlarda, en ücra köselerde askini aramaya koyulmus. Bulamamis aylarca. Derken bir gece, askini aramaktan yorgun düstügü bir gündüzün gecesinde bir uçuruma uzanmis gökyüzünü seyrediyormus. Bir yildizin diger yildizlardan daha farkli daha parlak oldugunu farketmis bir an. Içinde bir seyler kipirdamis. O gece delikanli bir yildiza asik olmus, ve askini bulduguna öyle sevinmis ki onu aramaktan hissettigi aylarin yorgunlugunu bir anda unutmus, yildiza kendini anlatmaya koyulmus. Her gece bir sevgili ile bulusur gibi ayni uçuruma uzanip, askina masallar anlatmis; insanlari anlatmis; dünyayi anlatmis; güldügü, sevdigi, kizdigi ne varsa anlatmis. Artik geceler an gibi geçiyor, gündüzlerse geceyi beklemekten ne yapacagini sasiriyormus. Bir gece yine böyle askiyla sohbete daldigi sira ona ulasmak istemis. O an öyle imkansiz gözükmemis bu gözüne. Hatta yildiz da o gece ayri bir güzelmis, sanki o da gencin kendisine ulasmasini istiyormus. Delikanli yildiza kosup uzandiginda, ona ulasacagini düsünmüs ve kosup uçurumun üzerinden yildiza birakmis kendini. Yildiz delikanliyi kendine çekmeye baslamis, delikanli yükselmis yerden epeyce, oluyormus, yildiza yaklasiyormus gitgide. Sonra bir an delikanlinin içinden tüm bunlarin imkansizligi, ve yalanligi geçmis. Bir yildiza asla ulasamayacagi düsündügü sirada büyük bir hizla düsmeye baslamis ve kisa süre sonra uçurumun dibine çakilip, paramparça olmus. Ve sevdiginden, askindan süphe duyan her sevgiliye bir ibret olarak kalmis. Ask büyülü bir duyguysa birakin büyülü kalsin, süphe katip içine, ihanet katip ondan zehir yapmayin. Yazar : Salih Keser
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/8/2006 - TuZLu KaHVe...

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...
Ben artık gideyim demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.
Bana biraz tuz getirir misiniz dedi. Kahveme koymak için.
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.
Kız, merakla Garip bir ağız tadınız var. dedi.. Delikanlı anlattı: Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...
O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii... Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu... Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. Ölümümden sonra aç diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.
İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken Tuz çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...
İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında birgün biri, kadına Tuzlu kahve nasıl bir şey? diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadının... Çok tatlı!.. dedi...
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/8/2006 - KüÇüK BeYaZ BuLuT...

Küçük beyaz bulut dağların üzerinde gülümsedi. Armut ağacının gölgesinde yatmakta olan Hasan, gözlerini küçük beyaz buluttan ayırmadan kardeşi Esma’ya seslendi:
- "Esma bak, buluta bak buluta."
Esma, buluta baktığında; onun, küçük, tekerlekli bir bisiklete benzediğini şaşarak izledi.
- "Benim de öyle bir bisikletim olacak." dedi Hasan.
“Benim de uzun saçlı, kocaman bir bebeğim olur mu?” diye düşündü Esma. Küçük beyaz bulut, o anda upuzun saçlı kocaman bir bebek oluverdi. Esma’nın minicik beyninde büyüdükçe büyüdü, kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Alır mıydı babası? “Yağmur yağar, iyi ürün alırsak alacağım demişti.”. Ama alır mıydı?
Elindeki çapayı cılız pamuk saplarının dibinde birkaç defa gezdiren Cemal doğruldu, belini tutarak. Yüzünü armut ağacına çevirdiğinde; çocuklarının gökyüzünü izlediklerini gözledi. Küçük beyaz bir buluttu gözledikleri. Bu mevsimde bir pamuk yumağı gibi gökyüzünde belirir, sonra yitip giderlerdi. Ne gölge verirler, ne de yağmur olup bereket sunarlardı. Yarı eğildi, çapayı yavaşça kaldırıp, ümitsizce indirdi susuzluktan çatlamış kuru toprağa. Birkaç güne kalmaz bu pamuklar kuruyup giderlerdi...
Hacer, kovanın ipini saldıkça saldı kuyuya. Yetmedi ip, eğilip uzandı kuyunun taşına, kolunu uzatabildiği kadar uzattı. Güç bela doldurabildi kovayı. Nereye gitmişti bu sular? Akarsular kurumuş, kuyularda su bitmişti...
Hasan, tekrar bulutu göstererek:
- "Esma bak, dedi. Şimdi de kamyon oldu.".
Hafiften gülümsedi çocuklara küçük beyaz bulut, sonra kendisini belli belirsiz esen rüzgara bıraktı. Dede oldu, koyun oldu, uçurtma, tren, umut oldu, umutsuzluk oldu. Kendisine katılmak isteyen su tanecilerinden özenle uzaklaştı. Büyük kara bulutlara hiç yaklaşmadı.
Kaç zaman geçmişti hatırlayamadı, tekrar rastladığında başı öne eğilmiş, gözleri dolmuştu Hasan’ın. Cemal, tarlanın bir köşesinde acı acı çekiyordu sigarasını. İçinde Hasan’a vurduğu tokadın burukluğu...
Küçük beyaz bulut bisiklet oldu, uzun saçlı kocaman bir bebek oldu, kamyon oldu ama ne Hasan’ın, ne de Esma’nın öne eğilmiş başlarını yukarıya kaldıramadı.
İki damla yaş süzüldü Esma’nın gözlerinden, içinde uzun saçlı kocaman bir bebek olan, iki damla yaş ıslattı toprağı.
Küçük beyaz bulut, birden bire karardı, ağladıkça ağladı... Bereket oldu.
İrfan MUTLUER
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/8/2006 - KüÇüK İtFaiYeCi......

Annesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki oðluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına raðmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oðlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün deðildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası deðildi. Oysa o oðlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.
- "Bob! Büyüyünce ne olmak istediðini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediðin ve hayal ettiðin oldu mu?" diye sordu. Bob, beklemeden cevap verdi; - "Anneciðim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve;
- ''Dileðini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüðüne gitti ve orada yüreði en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oðlunun son isteðinden söz etti ve oðlunun itfaiye arabasına bınip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadıðını sordu.
- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "eðer oðlunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuðu yapar, itfaiyeci kimliðine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüðüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduðu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yataðından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüðe doðru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu.
O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Deðişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti.Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediðinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiðine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çaðırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiði günü hatırladı ve itfaiye müdürlüðüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacaðını sordu. Itfaiye Müdürü;
- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldıðını duyduðunuzda, yangın olmadıðı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı. Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına doðru yaklaştı. Tam ondört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve; - ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu. - ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.
Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." Eðer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok eðer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/8/2006 - SaKıN eLiMi BIRaKMa...

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....
"SANA RÜYA DIYEMEM, SENDEN UYANAMAM KI NEREDE OLURSAN OL, SENINLEYIM BEN SANKI BULUTLU GÜNEŞIMSIN, SEVGILIMSIN BENIMSIN YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSIN KEDERIMSIN SENINLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSIN ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLIĞIM RUHUM SENSIN..."
Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. Iyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.
"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENINLE DOLU HERŞEYDE SENIN IZIN, BU YOL AŞKININ YOLU ALAMAZ BIN SEVGILI KALBIMDEKI YERINI SANKI IÇIMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERI.... "
Iyi ki şarkılar var...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/8/2006 - SeYReT SuS Ve DiNLe....

Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf gibi günü karşılıyordu.
Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş bana gülümseyerek gün başlıyor."
Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.
Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.
"İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden bozuyor?"
Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.
Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini seyre...
Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar oluşturuyordu.
Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:
"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki? Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?
Kabul et gerçeği, herşey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de burada. Bu sayede hergün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."
Dağ denize sordu:
"SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?"
Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin... Sustuğunda kendinden başkalarının söylediklerini duyabileceksin...
Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin..."
BaZEn MaRiFet ÇoK KONuŞMaKTa DEĞiL...ÖnEMlİ OlDuĞuN NeLeRi BiLDiĞİn...BiLMeDiKLeRiNLe KoNuŞMaMaN ,,SuSMaN ;DiNLeMeN , ÖğReNMeN YeTeRLi...ÖyLe DeĞiL Mi_?? :=))
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/7/2006 - DeNiZCiNiN HiKaYeSi.......

Denizcinin Hikayesi [#4812]
Oturduğu banktan kalktı, üzerindeki denizci üniformasını düzeltti ve şehrin büyük tren istasyonundaki insanları incelemeye koyuldu. Gözleri o kızı arıyordu, kalbini çok iyi bildiği, ama yüzünü hiç görmediği, yakasında gül olan o kızı. Ona olan ilgisi bundan on üç ay önce Florida'da bir kütüphanede başlamıştı. Raflardan aldığı bir kitabın içindeki yazıdan çok etkilenmişti. Kitaptan değil, sayfalardan birinin kenarında kurşun kalemle yazılmış minik notlardan.. Yumuşak el yazısı düşünceli bir ruhu ve insanın içine işleyen bir karakteri yansıtıyordu. Kitabın baş sayfasında, o kitabı en son okuyan kişinin ismini gördü: Bayan Hollis Maynell. Biraz zaman ve çaba sonunda adresini buldu. Bayan Maynell New York'ta yaşıyordu. Blanchard ona kendisini tanıtan ve mektup arkadaşı olmayı teklif eden bir mektup yazdı. Ertesi gün de İkinci Dünya Savaşı'na katılmak için Avrupa'ya doğru yola çıktı. Daha sonraki bir yıl bir ay boyunca birbirlerini mektuplarla tanıdılar. Her mektup kalplerine düşen bir sevgi tohumuydu sanki. Bir romantizm başlıyordu. Blanchard kızdan bir resmini istemişti, ama kız reddetti. Kendisini gerçekten önemsiyorsa nasıl göründüğünün ne önemi vardı?.Sonunda Blanchard'in Avrupa'dan dönüş günü geldi çattı. İlk buluşmalarını ayarladılar.. New York Tren İstasyonu'nda akşam saat tam 7'de."Beni tanıman için" diye yazmıştı kız mektubunda, "Ceketimin yakasında kırmızı bir gül takılı olacak".İşte saat tam 7'ydi ve Blanchard yüzünü daha önce hiç görmediği, ama kalbini sevdiği o kırmızı güllü kızı arıyordu. Hikayenin gerisini Bay Blanchard'dan dinleyelim:" Birden genç bir kızın bana doğru yürüdüğünü farkettim. İnce ve uzun boylu,dalgalı sarı saçları o güzel kulaklarının önünden omuzlarına düşmüş.. Çiçek rengi mavi gözlü. Dudaklarının ve çenesinin muntazam kıvrımları ve açık yeşil giysisiyle insana sanki baharın geldiğini müjdeleyen bir kızdı. Ben de ona doğru yürümeye başladım. O kadar etkilenmiştim ki yakasında gül olup olmadığına bakmak aklıma bile gelmedi.Ona yaklaşınca, dudaklarında hafif ve tahrik edici bir gülümsemeyle bana 'Benimle aynı yöne mi gidiyorsun, denizci?' diye fısıldadı. Neredeyse kontrolsüz bir şekilde ona doğru bir adım daha atıyordumki, o anda Hollis Maynel'i gördüm. Kızın tam arkasında duruyordu. 40'ını çoktan geçmiş, grileşmeye başlamış saçlarını şapkasının altında toplamış.. Şişmana yakın, kısa boylu, kalın bilekli ayakları topuksuz ayakkabılara gömülmüş. Kafamı çevirdim, yeşil giysili kız hızla uzaklaşıyordu. Kendimi ikiye bölünmüş hissettim; arzularım kızı takip etmemi, ta içimden gelen bir istek ise ruhu bir yıldır bana eşlik eden kadınla kalmamı söylüyordu. İşte orada öylece duruyordu. Solgun, kırışık suratı kibar ve duygulu, gri gözleri sıcaktı. Çekinmedim. Beni tanımasını sağlayacak mavi deri ciltli kitabı ona doğru tuttum. Bu aşk olamazdı, ama, mutlaka değerli, belki aşktan da güzel, çoktan beri minnettar olduğum ve olacağım bir arkadaşlık gibi bir şey olabilirdi. Kadını selamladım, her ne kadar gizlemeye çalıştıysam da pek başaramadığım hayal kırıklığımı belli eden sesimle 'Ben Teğmen John Blanchard, siz de Bayan Maynell olmalısınız. Sizinle buluşabildiğim için çok mutluyum. Sizi yemeğe götürebilir miyim?' diye sordum. Kadının yüzüne bir gülümseme yayıldı: 'Neden bahsettiğini bilmiyorum delikanlı' dedi, ama şu az önce buradan geçen yeşil elbiseli kız bu kırmızı gülü yakama takmamı rica etti benden, ve eğer siz beni yemeğe davet edecek olursanız kendisinin sizi caddenin karşısındaki büyük restoranda beklediğini söylememi istedi. Dediğine göre bu bir çeşit sınavmış .."
Belkide hayatımızda böyle ufak denemelere mağdur kalıyoruzdur ha ne dersiniz_?? :=) Sevgiyle kalın.............................
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Emel UySaL KiŞiSeL WeB SiTeSi
Kategoriler
Arkadaşlarım
vedat1987 raciegi Özkan Özdemir eroman saraykoy mhorel gazikemal pander xortekciwan paratoner dikkatli sevdasiirleri thelosthighway dusbahcesi teng 18altigenclik beyazatliprens mahir vehbi tokmak kalbinsessizligi seyyahdergi serkankusfb Aydin MERT nihatgenc ngenc seyhan12 ismailaslan84 gurkanarguz reelstrateji tihcan mecnun1965 armegedonn Blogcu Yardım melyalcin seyhan694 sontrend keremcem06 kitabooku erdal keleşoğlu ömer faruk Alpaslan aykutca89 yedinbeni61 grafikdunyasi lordoftheloneliness mahir vehbi tokmak serpilstil 1biletsizyolcu ardalemdar nilsu35 duvak laz74 00gezginciler serci1907fb eabece29 seyhanwampirelax
|